by Damlanur YILDIZ
Copyright © 2022
ÖNSÖZ
Bu çalışma, bizim Osmanlı’da bulunan kadın şairlerimizin olduğunu göstermek için ortaya koyulmuştur. TÜBİTAK Projesi tarafından hazırlanan bir çalışmadır. Bu çalışma, Erkan Volkan Yiğit Anadolu İmam Hatip Lisesi bünyesinde hazırlanmıştır.
Beyzanur SEPETCİ
15/05/2022
MİHRİ HATUN
Zeynep Hatun’la aynı dönem şairi olan Mihri Hatun, şiirlerinde kullandığı güneş anlamına gelen Mihri mahlasını kendisi de bir şair olan babası Mehmet Çelebi’den aldı.
Dillere destan güzelliği, ona ‘’bir afet-i devran’’ denilmesine yol açtı. Hayranlık uyandırıcı bir kültür ve birikimine olmasına rağmen ömrü boyunca bekarlığı seçti.
Ama çevresinde, platonik aşklarına ilişkin fırsatlar da hiç eksik olmadı.
Abdurrahman Çelebi’ye, İskender Çelebi’ye duyduğu aşka dair ipuçlarına, şiirlerinde de rastlamak mümkündür.
Döneminin şairlerinden Necati ile de karşılıklı nazireleri dikkat çeker.
Mihri Hatun, Osmanlı’nın öteki divan kadın şairlerinden, aşkı çekinmeden kullanması nedeniyle farklılık gösterir. Ancak yine de bu dönemde şiirinde yaygın olan erkek diliyle anlatım, Mihri’nin diğerlerine de hakimdir. Hani, bazı şiirlerinde Mihri adı geçmese, bir erkek şairin yazdığı sanılabilir.
Prof Dr Mehmet aslan, Mihri Hâtun Divanı adlı kitabında şairi her yönüyle inceliyor. Aslan’ın kitabından, Mihri’nin aşkı anlatırken erkek söylemine ilişkin dizelerden bir örnek şöyle:
‘’Zincir tutmaz idi bu divane Mihri’yi
Bend’itti Bend-i zülfün anı şimdi muy ile’’
Yani:
‘’ Aşktan deli divane olmuş Mihri’yi zincirler zaptedemezdi
Ey sevgili şimdi ise saçının 1 teli bile onu bağlanmaya yeter.’’
Mihri’nin dönemin alışkanlığı dışına çıkıp kadın söylemiyle aşkı anlattığı şiirleri de yok değil elbette:
‘’Ben umardım ki seni yar-ı vefadar olasın Ne bileydüm ki begüm böyle cefakar olasın
Yani:
‘’ Ben umardım ki sen vefa sahibi bir yâr olasın
Ne bileydüm ki beyim, böyle cefakar olasın’’
Dönemine göre özgür bir yaşamı seçen Mihri Hatun, şiirinde özellikler açısından antik Yunan lirik şairi Safho’ya benzetilir. Ünlü tarihçi Hammer ona ‘’Osmanlıların Saphosu ‘’ der.
Prof. Doktor Mehmet Aslan ‘’Mihri Hatun Divanı’’ kitabında konuyla ilgili şöyle diyor:
‘’Bazı kaynaklarda Mihri Hatun için Türk Safo’su yakıştırması yapılmıştır. Bu yakıştırmanın temel kaynağı Hammer’dir. Hammer, ‘Büyük Osmanlı Tarihi’nde Mihri Hatun için şunları söylüyor:
‘ Amasya’da doğmuş olan güzel Mihri, İskender’e aşkını azm ve teşhir etmiştir ki bu şaire, Osmanlı’nın Safosu’dur. Rumca Safo kelimesi ile Arapça safi kelimesi aynı köktendirler. Mihri hem güneş hem de parlak manasındadır. Çünkü mihr aşk ve güneş manasına gelir.’ ‘’
‘’Türk Safo’su Mihri Hatun ‘’ adlı kitabın yazarı şair ve yazar Sennur Sezer ise divan edebiyatımızı inceleyen yabancı uzmanların milattan önce yedinci yüzyılın ve altıncı yüzyılın başlarında yaşamış olan Sappo’nun güçlü şiiri ile Mihri’nin şiirleri arasında şaşırtıcı bir benzerlik bulunduğunu saptadıklarını söylüyor.
Sennur Sezer, Şehzadeler kenti Amasya’yı ve saray yaşamını da detaylarıyla roman tadında anlattığı kitabında, Mihri’nin şiirlerinde ‘’ şahin gibi bir delikanlı’’ ya da ‘’ bir yiğit’’ diye söz ettiği kişinin Şehzade Beyazıt olabileceği kanısında.
‘’Belim bükülüp saz oldum çaldım hevayı rastı
Yay çekip tenim kıldı uşşakı hoş şehnaz ile
O Süleyman Peygamber gibi güçlünün özel meclisinde
Amber saçlı güzel yüzlüler hizmet eder naz ile
Gördüm boşlukta köşkü ki benzeri yapılmamış
Sanıdım ki gökyüzünde huma kuşu kanat çırpıyor
Ey Mihri, şükür Tanrı’nın bugünü gösterdiğine
Bu gece şahin gibi bir yiğitle söylemiştin bu yüce köşkte’’
Mihri Hatun’un günümüzde de yine gündemde olduğunu görüyoruz.
‘’Uluslararası Astronomi Birliği’’ tarafından güzellik yıldızı Venüs Gezegeni üzerinde, yeni keşfedilen kraterler den birine Mihri Hatun adı verildi.
Prof. Dr Özel bu kapsamda ‘’Venüs’’ gezegeni üzerindeki kriterlerden ikisine tanınmış Türk kadın yazarlardan Halide Edip Adıvar ile 15. yüzyılda yaşamış şair Mihri Hatun’ un adının verildiğini, Adıvar adlı karakterin gezegen üzerindeki Afrodit kıtasının kuzeyinde, Mihri Hatun kraterinin de İştar kıtasına yakın Tetus bölgesinde bulunduğunu ifade ediyor.
Prof. Dr Mehmet Aslan, Mihri’nin dünyada bugün de gördüğü ilgiyi şu satırlarla anlatıyor:
‘’Yurt dışında sevgililer arasında hediye malzemeleri içerisinde kalp motifli kristal kutulardan bir seriye ‘’Mihri Hatun’’ adı verilmiştir.
Yine Avrupa’da, bir mücevher firması, dünyanın meşhur şairleri adına muhtelif mücevherler tasarlanmış ve bunların arasında som gümüşten bir küpeye ‘’Bütün Kalpler’’ logosuyla
‘’Mihri Hatun Küpesi’’ adını vermiştir ki, bu küpenin üzerinde Mihri Hatun’un şiirlerinden alınan ‘’Bir bakışta bütün kalbimle sana aşık oldum’’ cümlesi yazmaktadır.
2005 yılında Cerith Wyn Ewans adlı ünlü bir İngiliz sanatçısı 9.Uluslararası İstanbul Bienal’inde Mihri Hatun’un şiirlerinden,
‘’Habdan açdım gözüm na-gah kaldırdım seri
Karşımda gördüm durur bi mah-ruy-i dilberi’’
Beyitiyle başlayan gazelini (divanda 189.Gazel) mors alfabesinde kodlayarak dev bir lazer ışığı aracılığıyla İstanbul semalarına yansıtmıştır.
ANİ HATUN
İstanbul’da doğan ve Mihri Hatun tarafından Amasya’da yetiştirilen Fatma, bizim bildiğimiz haliyle Ani Hatun.
Akıllı, bilgili ve eğitimli olan Ani Hatun, ‘’Hâce-i Zenan’’ yani, Kadınların Hocası lakabıyla anılırdı. Dünya edebiyatıyla ilgili çalışmalar yaparken Arapça da öğrendi. Divanı olduğu söylenir ama maalesef elde yoktur.
Şairliğinin yanında hat sanatında da ustadır, hatta bu alandaki eserlerinin şairliğinden daha ehil olduğu söylenir.
Ani Hatun, hemen her kadın divan şairi gibi müziklerle ilgilidir.
Amasya’dan İstanbul’a döner bir süre burada yaşar ve Fener’de yaşamını 1710 yılında yitirir.
GAZEL
‘’Feramuş itti hayli dem beni yad itmeden kaldı
Benim çok sevdiğim mahzunu dilşad itmeden kaldı
Nola t’amirine kasd itmese şah-ı cihan banım
Bilür kim hatır-ı viranım abad itmeden kaldı
Kalupdur bahr-i gamda fülk-i dil yok sahil-i maksud
Hayıflar rüzgarim bana imdad itmeden kaldı
Düşelden ran-ı aşk-ı yare zar ü natüvandır dil
Ser-i kuyinde halim yar feryad itmeden kaldı
Niçün derpey olur Ani ki hal-i Kays’ı bilmez mi
O biçare yetürdi kendin irşad itmeden kaldı’’
Günümüz Türkçesiyle:
‘’Unuttu hayli zaman beni anmadan gitti
Benim çok sevdiğim mahzunu mutlu etmeden kaldı
Ne olur tamirine yeltenmese Tanrım
Bilir ki viran gönlümü şen etmeden kaldı
Kalmıştır gam denizinde gönül gemisi ümitsiz
Üzülür zamanın yardım etmeden gitti
Düşeli yar aşkına dermansız inler gölün
Yolun başında halini feryat etmeden kaldı
Niçin ardı sıra gider Ani ki Kays’ın halini bilmez mi
O çaresiz yitirdi kendini doğruyu bulamadan gitti’’
LEYLA HANIM
Doğum tarihi hakkında kaynaklarda kesin bir bilgi bulunmayan Leyla Hanım hem kültürlü hem de hoşsohbettir. Daha çok zarafeti ile tanınır ve bunu herkese önerir:
‘’İncitme sen ahbabını, incinmeye senden
Bu alem-i fanide zarafet budur işte’’
Beyiti, bize onun bu yönünü anlatır
Şiirlerini topladığı bir divanı da vardır. Şiirde iddialıdır. Onun divanında gazeller bölümünde her kafiyeden en az bir gazel bulunur.
Gençliğinde bir evlilik tecrübesi yaşar ama büyük hayal kırıklığına uğrar. Daha düğün gecesi eşi, kendisini saydırmak amacıyla kolundaki, üzeri nohut yakılı yarayı temizlemesini ister. Bunun üzerine Leyla Hanım odayı terk eder ve bir daha geri dönmez.
Prof. Dr. Mehmet Aslan, Osmanlı’daki araştırılmasına ilgili gösteren az sayıda akademisyenden birisi. Aslan, Leyla Hanım’ın Divanını ele aldığı kapsamlı kitabında onu şöyle anlatıyor.
‘’İstanbul’da doğduğu bilinen Leyla Hanım’ın doğum tarihi ile ilgili bilgi bulunmamaktadır. Babası sudürdan Kazasker Moralızade Hamit Efendi’dir. Babasının vefatından (1825 Şubat) sonra murabba nazım şekliyle yazdığı mersiyede:
‘’Çeng-veş kaddin büküp Leyla fakir
Derd ü gam itdi anı gençlikte pir’’
Dediğine göre ve o tarihte genç olduğu anlaşılıyorsa da kaç yaşında bulunduğu tayin edilemeyeceğinden doğum tarihinin tespiti de mümkün olmamaktadır. Leyla Hanım babasının vefatından sonra 23 yıl yaşamıştır.’’
Prof. Aslan, Leyla Hanım’ın babasını çok sevdiğini onu
‘’allame, ehl-i hüner’’ sözcükleriyle nitelediğini belirtiyor ve babasının ölümünden sonra yazdığı bir başka mersiyenin bir bölümü şöyle aktarıyor:
EL FİRAK
‘’Çarh-ı dun irfana olmaz aşina
Şundığı ehl-i dile zehr-i bela
Gitdi alemden pederva-hasreta
El-firak ah el-firak
Mevti halinda bana baktı peder
Bu dil-i veranemi yaktı peder
Zir-i hake su gibi aktı peder
El-firak ah el-firak ah el-firak’’
Osmanlı’daki birçok kadın şair gibi Leyla Hanım da Mevleviliğe ilgi gösterir.
1847 yılında yaşama veda eder, Galata Mevlevihane’sine gömülür.
‘’Pür ateşim açtırma sakın ağzımı zinhar
Zalim beni söyletme derunumda neler var’’
Nakaratlı şarkısı Dede Efendi tarafından uşşak makamında bestelenir.
GAZEL
‘’Yarin aşıkları ile ülfeti pek güçtür güç
O peri vahşidir ünsiyetti pek güçtür güç
Sakın aldanma gönül va’d-i visal-i yâre
Sonra derd ü elem ü mihneti pek güçtür güç
Beni afv eyle eğer meclise girdiyse rakip
Çekemem doğrusu bu sıkleti pek güçtür güç
Ders-i aşkı açalım dersini vaiz kapasın
Zahidin barid olur sohbeti pek güçtür güç
Sohbeti yar ile de pekçe uzatma Leyla
O peri vahşidir ünsiyetti pek güçtür güç’’
GAZEL
‘’Her seherde Kabei kuyında estikçe nesim
Aşıka zülfi siyahından gelir anber şemim
Meveki müjganı gönder sinei mecruhuma
Kuşei gamda dili mahzunuma
Aşk ile olduk hele külhan bucağında mukim
Zulmu çok ettin bugün Leyla’ye ey şahı cihan
Ruzi mahşerde seninle eylesin bahsi azim’’
GAZEL
‘’Hayali arızın bağı gönülde gülizarımdır
Açıldı dağlar kim sinede evvem beharımdır
Güli ümmidim açılmaz açıldı soldu hep güller
Bu gülşende figandan bihaber ancak nigarımdır
Hikayettir sana şerhi derunumdan değil şevka
Senin aşkınla yanmak tabemahşer iftiharımdır
Neden küstün bilir hep cürmün inkâr eylemez aşık
Sebep bu iniale nalei bi ihtiyarımdır
Salın ey nahli nazım gel nolur bir kerre serv asa
Sarayındır bu gönlüm ande eşkim cuyibarımdır
Emanet eyledim bir tahfecik ol şahı hubane
Gönül derler anın adına Leyla yadigarımdır’’
SIRRİ HANIM
1814’te Diyarbakır’da dünyaya geldi.Asıl adı Rahile’dir. Diyarbakır eşrafından Ahmed Bey’in kızıdır.Kültürlü bir ailede büyüdü.Divan kültürüyle yetişti.Tahir Zade Bekir Ağa ile evliliğini yaptı.
Bir süre Bağdat’ta yaşadı.Daha sonra İstanbul’a geldi.Yusuf Kamil Paşa konağındaki şiir, edebiyat sohbetlerine katıldı,Paşa’nın eşi Prenses Zeynep ile dost oldu.Kmail Paşa ile evlendiği söylentisi de vardır.1877’de öldü.
Sırri Hanım , şairliğinin yanısıra tasavvufa da ilgi gösterdi.Kendi ifadelerine göre Diyaarbakır’da meşhur Rumiye
Şeyhi Aziz Mahmut Urmevi’nin torunu olan Ahmet Çelebi’ye mürid oldu.
Kadiri Tarikatına mensup oldu.’Seyyid Abdulkadir Geylani’ hakkında şiirler yazdı.Bir beyitinde şöyle der:
“Bir gedayız sureta amma
Cihan sultanıyız
Salikan-ı Şeyh Abdulkadir-i Geylaniyiz”
Edirnekapı Otakcılar Mahallesi’nde Kadiri Dergahı Kabristanı’na defnedildi.
Sekiz yaşında ölen oğlu Rıfat için yazdığı mersiye ünlüdür:
“Benim gönlüm kızıl gül ğoncesi
Veş dopdolu kandr
Açılmak ihtiyar etmez eger
Yüz bin bahar olsa”
GAZEL
“Şahbazı kuds olan mesture şekin göstürür
Mahremi sultan ekser dur şeklin göstürür
Saykal ol mir’atı kalbe masiva fikrin bırak
Cenk olunca ayine meksun şeklin göstürür
Dehri duni bi sebate dil viren divaneye
Mesti bibaki elest mahmur şeklin göstürür
Ayni ibretle alan her bir varaktan bir sebak
Nevbehar eyyamıdır zünbur şeklin göstürür
Ta ezelden Sırri hakikatden dili,agah olan
Başü can terkin kılub Mansur şeklin göstürür”
GAZEL
“Mürği dil pervaze geldi laneler ağlar bana
Çıkdı zünnarım bu kez humhaneler ağlar bana
Aşinalar tanı senk endaz olurlar her taraf
Vakıf olsa halime biganeler ağlar bana
Ketmi güc , izharı güc bir derde oldum mübtela
Darusun bilmez tabib kaşaneler ağlat bana
Kasei mizabı sakiden içüb mest olmuşum
Halime agah olan mestaneler ağlar bana
Sırri bir viranedir bir gence irdin misli yok
Hasbihalim söylesem divaneler ağlar bana”
Sırri Hanım’ın bir divan oluşturacak kadar şiiri vardır.
ADİLE SULTAN
1826 yılında Topkapı Sarayı harem dairesinde doğan Dolmabahçe Sarayı’nda büyüyen Adile Sultan ,Osmanlı Padişahlarının otuzuncusu olan II. Mahmud’un kızıdır.
Annesi Zernigar Kadını II. Mahmud’a ablası Esma Sultan hediye eder.Adile Sultan’ın annesi Zernigar Kadın da çok iyi bir eğitimden geçtiği için kızı da bu kültürden nasibini alır.
Ancak Adile Sultan, daha küçük yaşta iken annesini kaybeder.Özel hocalardan Arapça , Farsça , ve Edebiyat dersleri alır.
II. Mahmud gibi bir padişahın kızı, Sultan Abdulmecid ile Sultan Abdulaziz’in kız kardeşi ve V. Murat , II. Abdülhamid, V. Mehmet Reşat ve VI. Mehmet Vahdettin’in halası olan Adile Sultan bu eğitim sayesindedir ki; çocukluk dönemlerinde ve gençlik çağında aldığı bu yönlü eğitim ve kültür sayesinde hayatı boyunca karşılaştığı pek çok sıkıntılara rağmen bir divan oluşturmayı başarır.
Adile Sultan, Osmanlı Hanedanı içinden yetişen ve padişah kızı olarak divanı olan tek kadın şair olma özelliğini taşır.
Babası Sultan II. Mahmud, sanatçı kişiliği ile öne çıkmış ,özellikle hat ve musiki ile yakından ilgilenmiş bir padişahtı.
Kaptan-ı Derya Mehmet Ali Paşa ile evlenir. Paşa daha sonra Sadrazam olur, ama çiftin mutlu evliliği sarsılır.
Önce üç çocuklarını kaybederler,daha sonra Mehmet Ali Paşa ölür, son olarak da genç kızı Hayriye Hanım Sultan vefat eder.
Ölümlerle sarsılan Adile Sultan ,yoğun bir üzüntüye kapılır.
Nakşibendi tarikatına girer.1898’de vefat eder.Türbesi İstanbul
Eyüp’te Bostan İskelesi yakınındadır.
Devrin en tanınmış hattatlarından Ebubekir Mümtaz Efendi’’den icazetli bir hattat ve bestekar olan Adile Sultan’ın, divan oluşturacak kadar şiiri vardır.Şiirleri 1996’da “Adile Sultan Divani” ismiyle yayınlanır.
Adile Sultan’ın yaşadığı dönemlerde edebiyatta Tanzimat etkileri hakim olmuştu. Osmanlı İmparatorluğu’nun bu döneminde fikir, duygu ve sanat alanında da yeni akımlar etkili oldu .Tanzimat Edebiyatı adı verilen yeni bir Edebiyat akımı meydana geldi ve bu akım sanatçıları etkiledi.
Şüphesiz Adile Sultan’ın şiirleri de bu etkiden uzak kalmadı.
Ama divan edebiyatına bağlılığını kaybetmedi .
Adile Sultan’ın yaşadığı dönemin sonlarına doğru divan edebiyatının zayıfladığına tanık oluyoruz..
Tanzimat’tan sonra da Şinasi ve onu takip edenlerle yeni edebiyat cereyanları kuvvetlenir ancak eski tarzda gazel ve kasideler yazan birçok şair de yetişir.
Hatta edebi yeniliğin en hararetli taraftarı bulunan Namık Kemal ve Ziya Paşa bile ilk önce eski tarzda şiirler söyleyerek ;gazeller, kasideler yazarak, divanlar oluşturup edebiyat alemine girmişlerdi .Leskofça’ lı Galip Bey,Yenişehirli Avni Bey ve Hersekli Arif Hikmet Bey gibi kuvvetli divan şairleri,edebi yenileşme devresinde yaşadılar
Adile Sultan da yeniden etkilenmişti ama eski geleneğin devamından da yanaydı ve
kendi divanını oluşturdu.
Adile Sultan büyük bir ihtimalle hanedan içinde yetişen ve divan yazan kadın şairlerin hem ilkini ve hem de sonuncusunu temsil ediyor.
Adile Sultan “Divan”ında bütün eski şairlerin divanlarındaki tarzı örnek alır. Münacat ,naat, mersiye,ve gazelleri vardır. Adile Sultan ‘ın hemen bütün manzumelerinde , çok kuvvetli bir din aşkı,Allah ve Peygamber aşkı, İslam büyüklerine ,tarikat ve tarikat ehline muhabbeti,Osmanlı’ya ve ailesine bağlılığını görüyoruz.
200 beyitten fazla olan bu şiirler arasında tasavvufi parçalarda görülür.
“Oniki Pir” hakkında medhiyeler yazan ve bilhassa “Nakşibendi Şeyhine “ karşı derin bir hürmet duyan Adile Sultan,hece vezniyle ve Yunus ilahileri tarzında manzumeler de yazdı.
İLAHİ
“Hak yoluna can verdiler
İncitme hiç dervişleri
Canan yolunu buldular
İncitme hiç dervişleri
Dervişlerin Hakdır yolu
Olmaz dahi sağı solu
Hak erenler kılmış veli
İncitme hiç dervişler
Dervişlerin vasfı muhal
Dosta bunlar buldu visal
Böyle demiş ehl-i kemal
İncitme hiç dervişleri
Onlar cihandan geçdiler
Akla karayı seçdiler
Vahdet şarabın içdiler
İncitme hiç dervişleri
Adile uzatma sözünü
Derviş ide-gör özünü
Ta göresin Hak yüzünü
İncitme hiç dervişleri”
Ali Emiri , O’nun divanından seçtiği manzumeleri çıkardığı dergisine naklederken övgü olarak şu nitelemeleri kullanır:
“Fahrü’l-muhedderat, Tacü’l muhassenat, Sahibe-i divan-i belagat-i gayat, Dürr-i yekta-yı belagat, Alem-i belagat kadınlarının padişahı, sultan-ı şairet , Zühre-i Zehra’yı asuman-ı belagat,Melike-i kisver-i belagat, Şehsuvar-i meydan-ı belagat.”
Adile Sultan bir kısım şiirleri bestelenmeye çok müsaittir. Adile Sultan’ın şiirlerinden bir kısmı Şehnaz,Hüzzam ve Hicaz makamında bestelenmiştir.Bestekar Ethem Bey’in bestelediği şiirlerden birisi şu beyitle başlıyor:
“Yüzün mir’at-ı kibriyadir ya Resulullah
Vücudun maz-har-ı nur Hudadır ya Resulullah”
Hicaz makamıyla bestelenen bir şiiri:
“Şefaatde delaletdir niyazım ehl-i Beytinden
Delaletde sa adettir niyazım ehl-i Beytinden
Günahkâr ümmetin eshab ü alinden medet ister
Benim ancak dehalettir niyazım ehl-i Beytinden”
Hüzzam makamıyla bestelenen bir şiiri şöyle:
“Huda namıyla başla Mevlid-i Fahr-i cihandır bu
Tulu-ı Hazret-i Peygamberi ahir zamandır bu
Kemal-i aşkla guş et hayal-i şevkle cuş et
Dil-i ussak’a taze feyzle ruh-ı revandır bu”
Adile Sultan,kendisine çağdaş olan birçok şairlere nisbetle şiirlerinde sade bir lisan kullanmaya özen gösterilmesiyle de dikkat çekiyor.
Muhibbi mahlasıyla şiirler yazan Kanuni Sultan Süleyman’ın “Muhibbi Divanı”nı da Adile Sultan bastırır.Bu divan Hicri 1308 -Miladi 1890 yılında 236 sayfa olarak Matbaa-i Osmaniye’de bastırılır.
Adile Sultan’ın Eyüp Sultan hakkında yazdığı bir mersiye ise çok duyguludur
MERSİYE
“Seyyidü’s-sadat Fahr-ı Enbiya
İki cihan padişahı Mustafa
Mekke’de doğdu sa adetle o mah
Elli üç sal onda tuttu cay-gah
Çünkü kırk yaşında vahy ile Hüda
Eyledi bı setle dünyaya ata
Ba dehu me’mur oldu hicrete
Ta Medine halkı ere devlete
Yar-i Var ile yola oldu revan
Sanki bir ahterle mah-ı dü cihan
Ehl-i Yesrib çıktı istikbaline
Muntazırlar koşdu istikbaline
Her biri erdi tazarrula niyaz
Deyip ey biçaregane çare-saz
Bendeliğe bu kulun edip kabul
Haneme ey şah-ı din eyle nüzul
Merhamet kani inayet menbaı
Aciz ü üftadeganın eşfaı
Sonra h’ikmetle buyurdu ol resul
Hangi cayı makam eylerse kabul
Ben dahı ol hanenin mihmanıyım
O güzel ecvün meh-i tabanıyım
Ruy-ı pakine kılıb takdis-i tam
Adile lutfuyla olsun şad-kam”
Adile Sultan’ın Eyüp Sultan’la ilgili yazdığı bir manzumesi daha vardır.Dokuz beyit olarak yazılmış bu kaside ise şöyle:
KASİDE
“Budur lutf ü kerem-kari Eba Eyyübe’l Ensari
Resûlullah alemdarı Eba Eyyübe’l Ensari
Keramet-pişe himmet-saz saadet kanı ser-efraz
Uluv-i şanile mümtaz Eba Eyyübe’l Ensari
Edip kâfirleri makhür liva-yı pakidir Mansur
Müselmanlar olup mesrur Eba Eyyübe’l Ensari
Saadetden alıp zerre şahadetle bulup nehre
Şerafet verdi bu şehre Eba Eyyübe’l Ensari
İstanbul’a gelip bir gün kılıf küffarı ğark-ı hun
Edip Peygamberi memnun Eba Eyyübe’l Ensari
Bütün lutf ü kerem senden saadet ü himem senden
Füyuzat ü niam senden Eba Eyyübe’l Ensari
Şefa’at kıl inayet kıl bizi Hakk’a delalet kıl
Derunum pür-letafet kıl Eba Eyyübe’l Ensari
Sana bu Adile bende kapında has efkende
Kerem kıl etme şermende Eba Eyyübe’l Ensari”
ŞİİR
“Aşkta kanun imiş aşıklara cevr eylemek
Aşık oldur kim cefa-yı yare sabretmek gerek
Aşk naz ü şive evvel gösterir aşıklara
Aşık ol demde ona canı feda etmek gerek
Aşıkın ancak muradı dostunun maksududur
Çekse de bin derd ü mihnet hep sebat etmek gerek
Arzu-yı dü-cihandan geçmedir aşka nişan
Ter-i can edip reh-i canana azm etmek gerek
Aftab-asa bilip her zerresin nur-ı safa
Her bela dosttan gelir kim merhaba etmek gerek
Havf-i a’da eylemez olan musellah aşk ile
Yanmadan Hakka erilmez pertev-i tevhid gerek
Nefesle cehd et tecelli eylesin aşk-ı Hüda
Beyt-i kalbi Adile ma-mur ü pak etmek gerek”
1916 yılından bu yana eğitim amaçlı kullanılan Adile Sultan Kasrı,1975 yılında Rıfat Ilgaz’ın sevilen eseri “Hababam Sınıfı”na ev sahipliği yaparak herkesin merak ettiği bir mekan haline dönüştü.Hababam Sınıfı Müzesi olarak da kullanılan kasır, yıprandığı için 2005’te restore edildi.
MEVLEVİLİK VE KADIN ŞAİRLER
Mistik bir kurum denebilir Mevlevilik için. 13. yüzyılda ortaya çıkar ve Selçuklu ile Osmanlı arasında kültür köprüsü niteliğini taşır. İnsanı önceleyen bu kültür akımının bir ayağı Konya diğeri ise İstanbul’dadır.
Mevlana’nın düşünceleri odağında gelişen Mevlevilik,klasik Türk şiirini olduğu kadar divan edebiyatımızı da etkiledi. Bu tasavvufi yapılanmanın izlerini Osmanlı’nın taşrasının yanısıra İstanbul şairlerinde olduğu gibi kadın şairlerde de görmek mümkün oldu. Birçoğu bu dünyaya veda ettiğinde Mevlevihane kabristanlarına gömüldü.
Tanzimat dönemi, edebiyatın yüzünü batıya çevirse de divan şiirinde mevleviliğin etkisi hiç mi hiç azalmadı.
Mevleviliğin kendine özgü terminolojisini, bu dönemde de kadın şairlerin gazellerinde, destanlarında, beyitlerinde, şarkılarında hep gördük.
TEVHİDE HANIM
Limoncuzadelerden Fehim Efendi’nin kızıydı. Annesi de İzmir eşrafındandı.1847’de Şehzadeler Kenti, Evliya Çelebi’nin” Müzeyyen Şehir” diye nitelediği Manisa’da dünyaya geldi Tevhide Hanım.
Veznedar Çakmak Hüseyin Efendi, O’nu annesi Tagore Hanım’dan istediğinde, ona sadece evet demek düşmüştü. Bir kızı oldu.
Osmanlı dönemindeki bir çok kadın şairin acılı kaderi, ne yazık ki onun da peşini bırakmadı. Önce kızını ardında eşini kaybetti. Bu acı onu derinden etkiledi.
Mevlevi tarikatı ona şifa olacak ve şiirini de etkileyecekti. Şiirlerindeki dilin sadeliği dikkat çekti
Tevhide Hanım şiiri, yaşadığı coğrafyayı anlatmasıyla farklılık gösterdi. Atatürk’ün doğduğu yılda yazdığı düşünülen”Destan-ı Manisa” adlı bir gazelde yaşadığı kente olan sevgisine tanık oluyoruz:
GAZEL
“Takrir edem nedir hali Mağnisa’nın
Söyleyeyim bak nedir ahvali Mağnisa’nın
Düğünde bayramda atlas hare giyerler
Bozulmaz Ali yeşili Mağnisa’nın
Mağnisa’nın içinde evliyası çok
Mescidi camisi medresesi çok
Hafızı müteda müfettişi çok
Okur bülbül gibi dili Mağnisa’nın
Etraf köyden şehirlerden gelirler
Handa hanelerde misafir olurlar
Sultan camisi’nde saf saf dururlar
Altın kemerlidir beli Mağnisa’nın.
Aşıklar Putin’e eyler niyazı
Dere kahvesine asarlar sazı
Karşısında bülbül eyler avazı
Açılır baharda gülü
Ulu Cami’nin vurur çanlı saati
Herkes vaktini bilir bulur rahatı
Tüccarların budur daim adeti
Elden ele gezer malı Mağnisa’nın”
Tevhide Hanım, 1902’de yaşama gözlerini yaşadığı kentte kapadı. Divanı Manisa Belediyesi’nce basıldı.
FERİDE HANIM
Bir ulema kızıdır Feride Hanım. Dolayısıyla doğal olarak ilk eğitimi de babası Kastamonulu Baharzade Hammami Mehmet Reşit Efendi tarafından verildi. Medrese hocası olan babası ona Farsçayı, Arapçayı hatta hat sanatını da öğretti.
Kısmeti Bolu’dan çıktı. İzzet Paşa’nın Divan Katibi Ali Raif Efendi eşi oldu.
İstanbul’a taşınmışlardı ki daha 25 yaşında iken hayat arkadaşını kaybetti. Yine baba memleketinin yolu görünmüştü.
Şiir çevresi onu daha çok ‘‘muhammediye’’ leri ile tanıdı. Kocasının ansızın ölümü ona çok içli bir gazel yazdırdı.
GAZEL
‘‘Ah kim çıkdı elimden koynumun zer saati
hasreti ile kalmamıştır gönlümün hiç rahatı
yadigar-ı yar idi doğru gider gamhar idi
yirmibeş yıldan beru itmiş idim ünsiyeti
zer gibi zerd ola ruyi, hem ayarı nakş ola
mekr ile biganeler ger eylediyse sirkati
yelkavan veş ruzü şeb zevki içün çeksin taab
soksun akrebler vücudun göre rencü mihneti
kıldı rekkası felek çerh gibi sergerdan beni
nice dolaplar ile virdi bana çok zahmeti
yetdürür zinciri zülfü yar ile bend olması
kayd olup derdü game çekmekten ise firkati
ben feride yeş gamü mihnetle ferdim dehrde
geçmedi alamsın biçarenin bir saati’’
1837 de doğmuştu, 66 yaşında hayata veda etti.
HATİCE NAKİYE HANIM
Annesini tanımadı, çok küçüktü yitirdiğinde. Babası müneccimbaşı Osman Saib Efendi bakamadı onlara. Çünkü ikiziyle gelmişti dünyaya. Anne yarısı, annesi oldu. Önce Sıbyan Mektebi’ni bidirdi Darülmuallimat’dan mezun olduğunda Ali Fuat Bey Maarif Nazırıydı. Artık öğretmendi, aynı okulda Darülmuallimat’ta işe başladı. Nakiye Hanım’ın yolu Mısır’a da düştü. Mehmet Reşat Hükümdarlığı’nda, şehzedeler sultanlar Farsçayı, tarihi ondan öğrendiler. Şiirlerinde gazel, methiye, şarkı, müstezat, tahmis türlerini kullandı. Kırk kadar eserine kardeşi Nebil Bey’in divanının sonunda rastlaşıyoruz. Farsça sözlük de Hatice Nakiye Hanım’ın eserleri arasında yer alıyor. II.Abdulhamit Şevkat Nişanını O’ndan esirgemedi. Evlenmek kısmet olmadı. Platonik aşklarına ise gazelleri tanıklık etti:
GAZEL
‘‘Bir gamze hun rize şikar oldu bu gönlüm.
şeb ta seher aşutevü zar oldu bu gönlüm.
bir çaresi yok derde giriftar olub eyvah
bir gonce içün aleme har oldu bu gönlüm
gülçini visal olmak içün bağ-ı trabda
bir bülbül-i şurideye yar oldu bu gönlüm
gülşende edüp nağme-i bülbül ana tesir
feryad ile manendi hezar oldu bu gönlüm’’
1846 da başlayan yaşamı 1899 da yaşadığı İstanbul’da son buldu. Yenikapı Mevlevihanesi müridlerindendi. Mezarı da orası oldu.
MÜNİRE HANIM
Münire Hanım 1825’de doğdu, o da Hatice Nakiye gibi Yenikapı Mevlevihanesi’ne girdi. Osman Selahüddin’in
müridiydi. İyi eğitim gördü, sadrazam kızıydı. 1818’de Sadrazam olan babası Mehmet Derviş Paşa onu özel öğretmenlerle yetiştirdi. Münire Hanım edebiyatı Müştak Efendi’den öğrendi. Yenikapı’da şiirlerle şarkılarla ilgilenirken, hayat arkadaşının uzak ellerde Kerbela’da bekledğini bilemezdi elbette. Mutasarrıf Ali Rıza Paşa’nın evlenme teklifini kabul etti. Uzun yıllar mutlu yaşadılar. Gazeller, müstezatlar, mevlevi methiyeleri, şarkılarla dolu yaşamı 1903’de sona erdi.
‘‘Aşktır tesliyette her lahza bais ademi
aşksız mümkin mi çekmek germü serdi alemi
Görmedim hiç kimseyi memnuni ayşi ruzgar
bulmadım bir ferdi kim olsun şuurun hürremi
Macerayı ömrü yaddettikçe her bir anının
fikrimi işgal ider bince sürurü matemi
İtme ey akıl teessür lütfu kahrı çerhten gayeti şadide, mihnette olurmuş göz nemi
Arzıhal itmem münire, gayriye Allahtan ehli halin var ise Allah gerektir mahremi.’’
HABİBE HANIM
Hersekli Ali Paşa’nın kızıdır Habibe Hanım. Hersek’te doğar. Genç bir kızken İstanbul’a gelirler. Şiire ilgisi babasındandır. Paşa O’na şiiri öğretir ve sevdirir. Şiir onların ailece aşkları olur. Habibe Hanım, 19. Yüzyıl şairlerinden Hersekli Arif Hikmet Bey’in de halasıdır. İki kez evlenir. İlki Mehmet Mehdi Efendi’dir. Anlaşamazlar. Mutluluğu Konya Defterdarı Numan Fikri Efendi’de arar. Konya’ya gider. Ama o da olmaz. Yine mutsuz ayrılır ve İstanbul’a döner. Birçok meslektaşı gibi Mevlevi olan Habibe Hanım’ın hayatı kısa olur.1845 de başlayan yaşam yolculuğu 1891’de son bulur. Daha çok gazellerden oluşan bir divanı olan Habibe Hanım, kadın şairlerin cinsiyetlerinden dolayı yaşadıkları sıkıntılar nedeniyle, beşeri aşkı ilahi aşkla birlikte kullanma geleneğini kullanmaz:
GAZEL
‘‘Cigerde tig-i gamze zahmı varken atma peykanın
yeter ey kaşı yay artık yeter depretme müjganın
nigah-ı mestine cana ki şayan gördün ağyarı
yine nev yareler açdı deruna tig-i hicranın
o gafil bi-haber na-dan adüya hem-dem olmuşsun visalinden bizi dur eyledin var olsun ihsanın
ümid-i merhamet kılmak abestir senden ey kafir
seni bi-din demişlerdi ezelden yoktur imanın
Habibe bi-deva dertten halas olmakda müşküldür
ümid itmez esir-i derd olanlar gayrı dermanın’’
HATİCE İFFET HANIM
Ne zaman doğduğu bilinmiyor, ama nerede doğduğu belli. O zamanki adıyla Diyarbekir’li olan Hatice Hanım hakkında bilgimiz maalesef çok fazla değil. Eşi, Diyarbakır ulemasından Azmizade Mehmet Efendi’nin şair oluşu Hatice Hanım’ın bu
yolda ilerlemesinde etkili oldu. Yine aile dostları olan ulemadan Şaban Kani Efendi ile yapılan edebiyat sohbetleri, şiirde ilerlemesinde vesileydi. 1860’da Diyarbakır’da öldü, Behram Paşa Camii yanındaki Kabristan’a defnedildi. Şiirde daha çok gazali tercih etti Hatice İffet Hanım:
GAZEL
‘‘Çünkü agehsin gönül sırrı nihan lazım sana
varlığı mahv eyleyib terki cihan lazım sana
sen adem sehralarında bir güzel şehbaz idin
şimdi damı hestiye düştün figan lazım sana
damı cisme düşmeden mevlayı bulmaktır garez
razı aşkı badezin etmek iyan lazım sana
cümle benlikten geçib mahvı vücude ermeğe
hanikanı aşkda pirimügan lazım sana
feyzi istidatsende zahir oldu iffeta
her cihat şimden geru darülaman lazım sana’’
Published: May 15, 2022
Latest Revision: May 16, 2022
Ourboox Unique Identifier: OB-1331773
Copyright © 2022