BAŞKA AÇIDAN TEKRAR YAŞAMAK by ELİF AKIN - Ourboox.com
This free e-book was created with
Ourboox.com

Create your own amazing e-book!
It's simple and free.

Start now

BAŞKA AÇIDAN TEKRAR YAŞAMAK

  • Joined Jan 2018
  • Published Books 3

“Davranış her şeydir.
Gerektiğinden kibar ol.
Tanıdığın herkes kendi savaşını yaşamakta zaten!”

Ne kadar hesaba katıyoruz imtihan dünyasında olduğumuzu? Ne kadar hesaba katıyoruz herkesin ayna olmak için türlü türlü sıkıntılarla cilalanmakta olduğunu? Ve ne kadar hesaba katıyoruz bazen başkalarının sıkıntılarına merhem olmanın bizim imtihanımız olabileceğini? İçim burkularak ve ağlayarak yazacağım bundan ötesini… Suizannımdan ötürü özür dilemiş olmak niyetiyle; özrümün bir şekilde duyulup kabul edilmesi dileğiyle…

Öğretmenliğimin ilk yılıydı. Büyük heyecanla ve istekle başladığım mesleğimde ulaşmak istediğim pek çok hedef vardı. Her insan eğitilebilirdi mesela, insan istedikten sonra her işin üstesinden gelebilirdi. Ve önemli olan elime verilen onlarca genç insanın kalbine girip onlara güzel şeyler istemeyi öğretmekti. Üniversite, kariyer… En önemlisi fikri açık, kültür düzeyi yüksek insanlar yetiştirmek. Az ve öz cümleyle çok azını anlatabildiğim bir sürü büyük hedefim vardı.

Derslere girmeye başladım. Lisede olup okuma yazma bilmeyen öğrencilerle karşılaşmak bile yıldırıcı görünmedi gözüme. Karşılaştığım her soruna bir çözüm bulabiliyordum. Yılgınlığa düşmüyordum. Yapmakta olduğum işleri düşündükçe, çevremdekilerin takdir eden sözlerini işittikçe rolümü çok daha iyi benimsedim. Sabahları aynaya özgüven dolu bir son bakış atıp güne başlıyor ve gün sonunda huzurla evime dönüyordum.

O güzel günlerimden biriydi. Onuncu sınıflardan birinde derse girmiştim. Yoklama alırken gelmeyen öğrencilerle ilgili bilgi almayı ihmal etmiyordum. Gelmeyen bir kız öğrencim vardı. Nedenini bilip bilmediklerini sordum, bilmiyorlardı. Ders çıkışında ilgili müdür yardımcısına gittim. Birkaç aylık öğretmenliğimin ilk şaşırtıcı haberini aldım: Edebiyat dersine girdiğim lise öğrencisi, kafasında bit olduğu için bir hafta izinle evine gönderilmişti!

İlgili(!) öğretmen olarak gerekli girişimleri yaptım ve öğrencimin annesi okula geldi. Kilolu, beyaz yüzlü, pembe yanaklı, her işin üstesinden gelebilecek, güçlü kuvvetli ve becerikli bir  kadın vardı karşımda. Böylesine ayakları yere güçlü basan bir kadının lise çağındaki kızının başını bitten kurtaramamasına ihtimal vermek güçtü doğrusu. Sordum, öğrendim: Sekiz çocuğu varmış. İki küçük, ilkokul öğrencisiymiş. İdareyi ve öğretmenlerini ne kadar uyardıysa da sınıfta toplu bit ilacı kullanılması talebi geri çevrilmiş ve bu yüzden kendisinin yaptığı temizleme çalışmaları sonuçsuz kalıyormuş.

Bu muydu annelik? Şimdi oturduğu yerden elinden geleni yaptığını söyleyip işi bize, çocuklarına ya da Allah’a bırakamazdı. Suçluydu ve bunu ona bildirmek de sorumlu(!) bir öğretmen olarak benim işimdi. Hemen rolümü kuşandım mantıklı düşüncelerimi kelimelerle somutlaştırdım:

-Bakın hanımefendi, bu kız sizin kızınız. Bir anne olarak onun sorunlarının birinci muhatabı sizsiniz. Çocuklarınız için ilkokul öğretmeni ve idarecileriyle tekrar konuşun, durumu iyice anlatın ve ne olursa olsun bu sorunu çözün. Bu yaşta böyle bir sorunla uğraştığı için o kızcağıza yazık değil mi? Arkadaşları arasında ne kadar kötü bir durumda kaldığını düşünemiyor musunuz? Bu sorun yüzünden sosyalleşemez, Kendine güveni az, içine kapanık bir kişi olur. Lütfen bu konuda daha kararlı davranın ve bu meseleyi çözün. Önümüzde yarıyıl tatili var. Bu temizlik işini halledin. Vesaire.
Lafımın üstüne tek bir söz eklemedi. Gülümsedi sadece. İyice artmış olan öfkemi belli etmemek için daha fazla sözü uzatmadan, vedalaşıp çıktım odadan.

Günler geçti. Yarıyıl tatilinden döndük. Dersler başladı fakat öğrencim hala gelmemişti. Merak ettim, müdür yardımcısına sordum. Daha kötüsü olamayacak cevap müdür yardımcımızın ağzından dökülüverdi bir çırpıda:

-Kızcağızın annesi vefat etmiş!
Kadını hatırlatmak için bir şeyler söyledi ama zaten bir anda gözümün önüne dikilen hayali, hiçbir hatırlatmaya gerek olmayacak kadar gerçek ve ömür boyu kalıcıydı artık.

Bütün konuşmamız, oturuşu, gülüşü… Her şey yeniden tanımlanıyordu beynimde. Boğazıma öyle bir düğüm atılmıştı ki ne ağlamak ne konuşmak, hiçbir şey onu çözemiyordu. Kaskatı kesilmiştim.

-Ya, çok üzüldüm, diyebildim sadece. Sonra biraz oturdum. Olmadı! Kalkıp odadan çıktım. Koridordaki öğrenciler sisli bir kameradan görünüyor gibiydi… Dersten çıkan öğrenciler, hızla seyreden bir araçtaki yolcunun gözünden kayıp giden sokak lambaları gibi gözlerimin önünden geçti ve gitti… İçinde bulunduğum dekor tamamen silindi. Sadece kendi varlığımı hissediyordum: Ağır, kalın, nemli ve üşüyen bir taş ve bu taştan kabın içinde titreyen bir ruh. Kendine bol gelen kabın içinde tir tir titreyen, sarsıntıdan ara ara kabın kenarlarına çarpıp darbe alan zavallı bir ruh…

Yaşadığım büyük acıyı kavrayamayan aklım  kısacık ortak zamanımızı yeniden yorumluyor ve  kadıncağızı yeniden tanımlıyordu:

Kilolu, beyaz yüzlü, pembe yanaklı, her işin üstesinden gelebilecek, güçlü kuvvetli ve becerikli bir  kadın vardı karşımda. Çevresindeki hiç kimse onun da yorulabileceğini hesaba katmamış bir kadın. Her yük üstüne atılmış ve her yükü itirazsız üstüne almış bir kadın. Mücadelesi çok; desteği yok bu kadının karşısında genç bir bayan. Okumuş öğretmen olmuş. Hiçbir şey dert değil onun için. Öyle ya bir çırpıda kızıyla, hatta bütün çocuklarıyla ilgili sorununu tanımlamış, çözüm için görevliyi atamıştı! Oysa bilmediği ne çok şey vardı. Anlatsa da anlamazdı. Anlatmadı. Birilerine sıkıntısını anlatmak isteyen yanıyla “anlatma” diyen yanının mücadelesi tansiyonunu yükseltmiş olacak ki yanakları pembeleşmişti. Karşısındaki net tutuma çarpıp geri dönen sözcüklerini topladı. Yuttu. Gülümsedi. Yerinde olmayı çok istediği genç öğretmen bütün güzellikleri alıp, bütün sıkıntıları orada bırakıp çıktı ve gitti…

2
This free e-book was created with
Ourboox.com

Create your own amazing e-book!
It's simple and free.

Start now

Ad Remove Ads [X]
Skip to content